Kategoriler
Temyiz Dilekçesi

FETÖ Temyiz Dilekçe Örneği

FETÖ ve BAYLOCK Temyiz Dilekçe Örneği

YARGITAY İLGİLİ CEZA DAİRESİ’NE GÖNDERİLMEK ÜZERE

ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ … CEZA DAİRESİ’NE

DURUŞMA TALEPLİDİR

Esas No :

Karar No:

 

TEMYİZ YOLUNA

BAŞVURAN SANIK :

MÜDAFİİ :

KONUSU : Ankara .Ağır Ceza Mahkemesinin kararına karşı yaptığımız itiraza yönelik Ankara Bölge Adliye Mahkemesi .Ceza Dairesi’nin E. K. İstinaf başvurusunun reddi kararının temyizinden ibarettir.

AÇIKLAMALAR

Yerel mahkeme tarafından verilen kararda müvekkilin silahlı terör örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle mahkumiyet kararı verilmiştir. İstinaf dilekçemize istinaden Ankara Bölge Adliye Mahkemesi .Ceza Dairesi’nin  E. K. İle bozma talebimiz reddedilmiştir. Karar açıkça yasaya ve usule aykırı olduğundan öncelikle CMK.289/1 a,g,h,i maddeleri gereğince kararın BOZULMASINA karar verilmesi gerekmektedir. Aksi bir kanaat durumunda ise yeniden inceleme yapılarak müvekkilin BERAATİNE karar verilmesi gerekmektedir. Şöyle ki;

 

1-TALEBİMİZE RAĞMEN YEREL MAHKEME TANIKLARIMIZIN DİNLENİLMESİ REDDEDİLMİŞ OLUP YEREL MAHKEMENİN VERMİŞ OLDUĞU KARARIN BOZULMASI GEREKMEKTEDİR.

Müvekkilin FETÖ/PDY Silahlı terör örgütüyle hiçbir ilgisi, ağı bulunmamaktadır. Hain darbe girişiminin gerçekleştiği gün müvekkil Altındağ Kaymakamının koruması olduğu için onun yanında olmuş ve koruma görevine devam etmiştir. Fakat mahkeme çok ciddi bir suçla suçlanan müvekkilin lehine olan delilleri göz önüne almayıp sadece aleyhine olan delillerle hüküm vermiş tanıkların dinlenilmesine izin vermemiştir.

Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. ”

Görüleceği üzere müvekkilin adil yargılama hakkı elinden alınmış, suçsuzluğunu ispatlamasına izin verilmemiş, MÜVEKKİLE İLK DURUŞMADA HÜKÜM verilmiştir.

 

2-MÜVEKKİLİN BANK ASYA İLE HİÇBİR ZAMAN HESAP İLİŞKİSİ OLMAMIŞTIR.

Müvekkil  Bank Asya’ya hiçbir zaman hesap açmamıştır. Bu gerek BANK ASYA’DAN GELEN RAPORDA ve gerekse MASAK’TAN GELEN RAPORDA da görülmektedir. Fakat iddianame hesabı olduğu yönünde düzenlenmiştir.

3-MÜVEKKİL İDDİALARIN AKSİNE BYLOCK İSİMLİ PROGRAMI HİÇBİR ZAMAN İNDİRMEMİŞ ve KULLANMAMIŞTIR. AYRICA HÜKÜM HUKUKA AYKIRI YÖNTEMLE ELDE EDİLEN DELİLLERE DAYANMAKTADIR

Müvekkil BYLOCK isimli programı 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra MEDYADAN ÖĞRENMİŞTİR. Böyle bir uygulamayı KESİNLİKLE KULLANMAMIŞTIR. Telefonunda böyle bir uygulamanın bulunması medyada çokça duyulduğu üzere tespitinde yapılan hatalardan kaynaklandığını düşünmektedir. Kaldı ki BYLOCK tespit edildiğine dair bir a4 kağıt bylock sorgusu ifadesi taşıyan excel çıktısının ağır ceza yargılamasında tek delil olarak kullanılması ve müvekkilin sadece bu belgeye dayanarak özgürlüğünden mahrum kalması müvekkilim için telafisi imkansız mağduriyetlere yol açmıştır. Müvekkil sadece bir A4 kağıdında hattında Bylock uygulaması olduğunu gösterir belgeden dolayı -ki bu belgenin medyadan öğrenildiği üzere Mit’in istihbari çalışmaları neticesinde elde edilen bir belge olduğu bilinmektedir. Müvekkil hayatından geri getiremeyeceği 9 ayı cezaevinde tutuklu olarak geçirmiştir.

 

Müsned suç; müvekkilin Bylock kullanıcısı olup olmadığı hususunda toplanmakta olup müvekkilin kendi beyan ettiği telefon üzerinden Bylock kullanıldığının tespiti mutlak ve kati delillerle ortaya konulmuş değildir.

Bunun ispatı; Cumhuriyet Savcılığı tarafından hangi yolla elde edildiği bilinmeyen MİT araştırması yahut hukuki olmayan başka bir yolla elde edilen kayıtlarla değil, iddiaya konu GSM hattının kullanıldığı bilişim sisteminin(cep telefonu) bilirkişi eliyle incelenmesi ve sistem hafızasındaki Bylock sohbet içeriklerinin tutanak altına alınması ile yapılabilecektir. Böyle bir inceleme yapılmış değildir. Bilindiği üzere ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR. Müvekkilin Bylock kullanmadığı yönündeki beyanları esas alınmalıdır.

 

Anayasa Mahkemesinin 2013/533 Başvuru Numaralı 09.01.2014 Karar tarihli verdiği karada İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Devrimci Karargah davasında dosyaya “delil’ olarak konulan MİT raporu ile ilgili başvuruda, raporun Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlenen “özel hayatın gizliliğini’ ihlal ettiğine karar vermiş, Yüksek Mahkeme, demokratik bir toplumda, doğruluğu hiçbir şekilde sorgulanamamış ve denetime tabi tutulmamış istihbarı nitelikteki bilgilerin dava dosyasına konularak alenileştirilmesinin kabul edilemez olduğuna hükmetmiştir. Bu da göstermektedir bir an olsun kabul etmemekle birlikte velev ki böyle bir uygulama kullanılmış olsun elde edilişi gereği delil olarak kabul edilmemesi gerekmektedir.

Mahkeme tarafından verilen mahkumiyet kararının gerekçesi Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından hazırlanmış olan rapor ve bilgi notuna dayanmaktadır

MİT tarafından tespit edilen bylock haberleşme programı yapılan soruşturmalarda ve kovuşturmalarda yasal delil olarak kabul edilip buna göre hukuki çıkarımlarda bulunulmaktadır.  Ayrıca, Emniyet istihbaratın ve MİT’in hâkim kararı olmadan elde ettikleri istihbari bilgiler de delil olarak kullanılmıştır.

 

Ceza usul hukukunda, re ’sen araştırma ilkesi ve vicdani delil sistemi geçerli olup, amaç maddi gerçeğe ulaşmaktır. Maddi gerçek, hukuka uygun elde edilen her türlü delille ispatlanabilir. Anayasa’ya göre, kanuna aykırı olarak elde edilen bulgular delil olarak kullanılamaz (m.38/6). CMK uyarınca, yüklenen suç, ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş olan delillerle ispat edilebilir (m. 217/2). Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse, ret olunur (m.206/2-a). Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması, hukuka kesin aykırılık sebebidir (m. 289). Hukukun uygulanmasında hukuka uygun olmayan bir şeyin üzerine meşru bir şey bina edilemez. Örneğin, yasak yöntemlerle alınan savunmada belirtilen adreste hukuka uygun bir arama yapılsa bile elde edilen deliller hukuka aykırı olacaktır. Buna “hukuka aykırı delillerin dolaylı etkisi, uzak etkisi” ya da “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” denilmektedir. Bu itibarla ikrar olarak kabul edilen bu itiraflar mahkûmiyet için geçerli ve yeterli değildir. Sanığın ifade, sorgu ve savunmasının alındığı aşamalarda hukuk kurallarına uyulmadan yapılan arama sonucu (suç eşyasının) bulunduğuna dair arama zabıtları önüne konulan ve böylece köşeye sıkıştırıldığını hisseden sanık bu baskı altında itirafta bulunmak zorunda kalabilir. Sanığın hissettiği bu baskı ve köşeye sıkışmışlık, CMUK’nun 135/a (CMK m. 148) maddesinde sayılan yasak yöntemler arasında bulunmamakla birlikte, hukuka aykırı arama ile elde edilen deliller bulunduğuna dair tutanağın kendisine her ifade alınışında gösterilmesinden kaynaklanmaktadır. Böylece sanıktan, hukuka aykırı elde edilmiş delil sayesinde itiraf-ikrar delili elde edilmiş, sanığın kendisini suçlaması sağlanmıştır. CMUK’nun 254/2. (CMK m. 148/3, 217/2) maddesi hükmüne göre bu itiraf hükme esas alınamaz.

 

Açıklanan pozitif hukuk normları, Anayasa Mahkemesi ve CGK Kararları karşısında; “hukuka aykırı biçimde” elde edilen deliller hükme esas alınamaz. Bu husus, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde yer alan ve Anayasamıza da eklenen (m. 36) adil yargılanma hakkının gereğidir.

 

 

4- NEREDEN VE NASIL ELDE EDİLDİĞİ BELLİ OLMAYAN MİKRO SD KART ŞÜPHELİDİR

Diğer taraftan müvekkil sanık hakkında yargılamaya kovuşturma aşamasında girmiş ve duruşma esnasında tarafımıza bildirilen, ne zaman ve nasıl ele geçirildiği bilinmeyen bir  MİKRO SD kart mevcuttur.

Anılan bu dijital verinin, edinilme safahatı, oluşturulma tarihi ve kim tarafından/nasıl elde edildiği ortaya koyulmadan delil olarak kabule şayan olmadığı aşikardır.  Kaldı ki bu dijital veri incelendiğinde elde edilen verilerin birbiri ile çeliştiği de ortadadır. Müvekkil sanığın YANLIŞ FİŞLENMEYE tabi tutulduğu gerçeği karşısında, bu hafıza kartının sonradan dosyaya eklenerek, müvekkil aleyhinde kullanılması usul ve yasaya aykırdır.

 

5- TANIK İFADELERİ TAMAMEN SOYUT OLUP SOMUT BİR DELİL ORTAYA KONMAMIŞTIR

Müvekkil, Tanık Serbülent ÇAĞLAYAN ile aynı İlçe Emniyet Müdürlüğünde çalışmaktadır. Müvekkil açığa alındığında karşılaşmışlardır. Aynı KHK ile ihraç olmuşlardır. Tanık orada görüp kendisini kurtarmak için ismini vermiştir. Söyledikleri bir kurgudan ibarettir. Ayrıca, Yargıtay kararlarına göre şahsın söylediklerinin delil olarak nitelendirilebilmesi için şahsın ve kolluğun ispatlayacak maddi, elle tutulur gözle görülür destekleyici deliller ortaya koyması gerekmektedir. Fakat hiçbir delil ortaya konmamıştır. Tanık beyanı soyut bir beyan olup somut hiçbir delil yoktur.

6- MAHKUMİYET HÜKMÜ 230. MADDEYE UYGUN GEREKÇEYİ İÇERMEMEKTEDİR.

Yerel mahkeme kararı hukuki ve fiili gerekçeden yoksun olup yetersiz gerekçe, vasıflandırmada hata, dosya kapsamına uymayan gerekçe, takdir hakkının dayanaklarının gösterilmemesi, cezanın belirlenmesi, bireyselleştirilmesi hususlarının gerekçelendirilmemesi nedeniyle bozulmalıdır.

Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi’nin 24.10.2016 tarihli, 2016/66 E. ve 2016/73 K. sayılı kararında mahkeme kararının yasaya uygun gerekçeden yoksun olması nedeniyle bozma kararı verilmiştir.

“Gerekçe, hükmün dayanaklarının akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun açıklanmasıdır. Kararın gerekçe bölümünde; dosyada mevcut deliller tartışılıp değerlendirildikten sonra, hükme esas alınan ve reddedilen bütün deliller belirlenmeli, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durularak, niçin bu sonuca ulaşıldığı anlatılmak suretiyle hukuki nitelendirmeye yer verilmelidir. Bu itibarla gerekçenin, dosyadaki delillerin değerlendirildiğini gösterir biçimde yasal ve yeterli olması, suçun yasal unsurları başta olmak üzere sabit ve muhakkak sayılan olaylar ve delilleri göstermesi, cezanın artırılmasını ve indirilmesini gerektiren hususların neden sabit sayılıp sayılmadığının açıklanması, hangi delillere neden itibar edildiği, hangilerinin ne sebeple geçersiz sayıldığı veya ne sebeple bazı delillerin diğerlerine üstün tutulduğu, çelişki varsa bu çelişkilerin neden giderilemediğinin vurgulanması zorunludur. Dosya kapsamına uygun, yasal, yeterli ve geçerli gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açacağından şüphe yoktur. Mahkeme kararlarının davanın taraflarını ve herkesi tatmin edecek ve de üst mahkemelerce yapılacak gerekçedeki tutarlılık denetimine olanak verecek biçimde olması gereklidir. Bu hususları içermeyen ve ulaşılan kanaat üzerinden yazılan gerekçe, şekli anlamda bir gerekçe olup, Anayasamızın ve CMK’nın aradığı anlamda bir gerekçe olarak kabul edilemez”.

 

Terör örgütü suçlamasıyla ilgili olarak yapılan değerlendirmede;

1-Müvekkilin “Terör örgütü” ne üye olduğuna dair delillerin ortaya konulamaması.

2- Örgütte hiyerarşik konumunun ortaya konulamaması.

3-Müvekkilin departmanlar ya da hücre yapılanmaları arasında irtibatını ne suretle sağlandığının, astlık-üstlük ilişkisinin, emir-talimat verme yetkisi her bir sanık için ayrı ayrı değerlendirilerek, kime bağlı faaliyet yürüttüğü ve kabul edilen örgüt hiyerarşisindeki yeri somut delillerle ortaya konulmamış olması.

4- Örgütün nerede, ne zaman, kimler tarafından ne amaçla kurulduğunun somut bilgilerle tespit edilememesi.

5- Nasıl üye olunduğunun ispatlanmamış olması.

6- Hangi suçların müvekkil tarafından işlendiğinin açıkça anlaşılamaması.

7- Terör örgütü suçlamasına gerekçe olarak gösterilen bazı olayların gerekçede anlatılırken hangi somut bilgiye dayandığı izah edilmemiştir.

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde hükmün CMK.230 da yer alan unsurları içermemesi nedeniyle de BOZULMASI gerekmektedir.

 

7- KARAR İÇERİK OLARAK DA DOĞRU OLMAYIP BERAAT KARARI VERİLMELİDİR.

Kurulan bu örgütün eylemlerinin; cebir ve şiddet kullanarak, baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerini içermesi gerekir. (3713 Sayılı yasanın 1. Maddesi )

Mahkemenin gerekçesinde cebir, şiddet eylemlerine kanıt olarak;

Sivil toplum örgütlerinin yapısı gereği, sivil toplum örgütünün yasal amaçlarını yerine getirmek, gerçekleştirmek için aynı amaç etrafında sürekli bir birlikteliğin bulunması söz konusu olabilir. Silahlı Terör Örgütlerinde ise sürekli birliktelik unsurunda, “anayasal düzene karşı suçları” işlemek amacı söz konusudur. Müvekkilin anayasal bir suç işlemek gibi amacı olmadığı gibi bu yönde de bir eylemleri de bulunmamaktadır.

Suç işleme amacına dair somut bir tespit ortaya konulmadan varsayımlarla mahkumiyet kararı verilmesi de doğru değildir.

 

Üyeler arasında Hiyerarşik bir ilişki bulunmalıdır.Silahlı Terör Örgütlerinde hiyerarşik ilişki kavramı işbölümünden daha fazlasını gerekli kılar. Bu kavram, astlık üstlük ilişkisini ve örgüt üyelerinin, örgüt kararlarına tabi olması gereğini ifade eder. Ayrıca hiyerarşik ilişki, örgütün belirli bir disiplininin bulunmasını, yetkili organ veya makamın aldığı kararın örgüt üyelerince uygulanması zorunluluğunu gerektirir. Örgüt kararlarına uyulmaması veya otorite ilişkisinin reddedilmesi, örgütsel yaptırımlarla karşılanır. Örgütün olanaklarına ve organizasyon yeteneğine bağlı olarak oluşturulan hiyerarşik ilişki sonucunda çeşitli konularda birimlerin, uzmanlaşmış kişilerin istihdam edilmesi de söz konusu olabilmektedir.

Mahkemenin gerekçeli kararında, “Silahlı Terör Örgütü” olarak kabul için aranan unsurlarının hiç birini somut kanıtları ortaya konularak, örgütün ve örgüt üyelerinin eylemleri ile ilişkisi kurulmak sureti ile tartışılmış, açıklamış değildir. Müvekkile isnat edilen bir eylem bulunmadığı gibi, dosya kapsamındaki atılı suçlara ilişkin somut kanıtlara dayalı eylem ve faaliyetleri ile bu eylem ve faaliyetlerindeki irtibatı, iştirak iradesini aşan hiyerarşik bir yapılanma içinde bulunup bulunmadığı tartışılmış, ortaya konulmuş da değildir.

Mahkemenin kabulü maddi gerçekleri ortaya koyan kanıtlardan ziyade bir takım “tahmin”, “yorum”, “niyet okumalara” dayalıdır. Silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasında bulunuluyorsa örgüt üyesi olduğuma dair delillerin somut olarak ortaya konulması gerekmektedir. Yöneltilen suçlama silahlı terör örgütü suçu olması nedeniyle bu suç kasten işlenebilecek bir suç olduğu için bu suçun oluşup oluşmadığının tespiti amacıyla;

 

  1. MÜVEKKİLİN BU ÖRGÜTE NE ZAMAN GİRDİĞİ,
  2. NASIL GİRDİĞİ,

III.          KİM TARAFINDAN DAHİL EDİLDİĞİ,

  1. EĞER GİRDİĞİ DOĞRULTUSUNDA SOMUT BİR DELİL VARSA, HANGİ AMAÇ DOĞRUTUSUNDA GİRDİĞİ,
  2. BU ÖRGÜTÜN YÖNETİCİLERİNİN KİMLER OLDUĞU,
  3. HANGİ YÖNETİCİDEN NE TÜR BİR EMİR VE TALİMAT ALDIĞI,

VII.         ALDIĞI BİR EMİR VE TALİMAT VARSA BU EMİR VE TALİMAT DOĞRULTUSUNDA NE TÜR BİR SUÇ İŞLEDİĞİ,

Sorularının cevabının her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delillerle ortaya konulması gerekmesine rağmen KARARDA bu doğrultuda bir açıklama olmaması örgüt üyesi suçlamasının mesnetsiz olduğunu göstermektedir. Eğer bir örgüt suçlaması yapılacak ve karar verilecekse bu soruların cevaplarının ortaya konulması gerekmektedir.

Kamuoyu tarafından ERGENEKON davası olarak bilinen dava ile ilgili olarak Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından verilen kararda örgüt üyeliği konusunda şu değerlendirmelere yer verilmiştir.

➢ Sanıkların örgütle nerede ne zaman kimler vasıtasıyla organik ilişki kurdukları açıklanmadan ve somut delilleri ortaya konulmadan dokümanlarda yazılı soyut cümlelere atıf yapılarak örgütle bağlantılarının kurulduğu;

➢ Örgüt hiyerarşisinde konumları somut olarak ortaya konulmadığı gibi, kabul edilen şekliyle departman/hücreler arasındaki köprü elemanları ve irtibatın ne suretle sağlandığının da ortaya konulamadığı;

➢ Örgüt hiyerarşisinin ve köprü elemanların ortaya konulmamasının henüz örgüt hiyerarşisinde yer alan kişiler ile köprü elemanlarının belirlenememiş olması gerekçesi ile açıklanamayacağı;

➢ Mahkemece kabul edilen şekli ile hiyerarşisi ortaya konulamayan örgütün, sevk ve idaresinin mümkün bulunmadığı gibi kendisini de gizlemesinin mümkün bulunmadığı;

➢ Türk Silahlı Kuvvetleri içinde kurulu olmakla birlikte sivil yapılanmaya da sahip olduğu ve 1971 yılında da var olduğu kabul edilen örgütten, Milli İstihbarat Teşkilatı, Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü ile Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkam Hilmi Özkök’ün dahi örgütün varlığından haberdar olmamasının olağan kabul edilemeyeceği, keza varlığı kabul edilen bu örgütün diğer terör örgütlerini yönetip yönlendirdiğine dair delil bulunmadığı;

➢ Örgütün varlığına esas alınan bazı delillerin hukuka aykırı delil niteliği taşıdığı;

Bu karardan da açıkça anlaşıldığı üzere soyut ifade ve iddialarla örgüt üyesi suçlaması yapılması doğru değildir. Ancak, mahkeme soyut iddialarla mahkumiyet kararı vermiştir.

Müvekkilin, TCK’nın 314. maddesinden cezalandırılabilmesi için işlediği suçun Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı işlenmiş olması gerekir. Bu suç için genel kasıt yanında özel kastın da bulunması gerekir. Örgüt belli bir amaç için kurulduğundan, müvekkil de bu amaca yönelik özel kasıt bulunmalıdır. Silahlı örgütün amacı örgüte katılanlar tarafından da bilinmelidir.

Silahlı örgüt üyeliği, örgütün amacını gerçekleştirinceye kadar uzun süreli faaliyetleri gerektirdiğinden somut olaydaki özelliklere göre kişinin konumunun örgüt üyesi sayılmasını gerektirecek boyuta ulaşıp ulaşmadığının ispat ve belirlenmesi gerekmektedir.

Oysa, kararda müvekkilin örgüt üyesi olma amacının ve suç işleme iradesinin nasıl tespit edildiği konusunda bir tespit ve açıklama yer almamaktadır.

 

Bu suçun manevî unsurunu örgütün belli amaçlarını silahlı olarak gerçekleştirme gayesini (özel kastı) bilerek ve isteyerek örgüte girme iradesi oluşturduğuna göre herhangi bir duraksamaya yer vermeyecek şekilde müvekkilin bu özel kastının dosyadaki kanıtlarla hukuken belirlenmesi gerekir. Oysa, dosyada özel kastının olduğuna dair tespitin nasıl yapıldığı izah edilmemiştir.

Örgüte üye olmaktan anlaşılması gereken, örgütü kuranlar veya yönetenler dışında kalmakla beraber, örgütün amaçlarını benimseyerek verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olmaktır.

Kanun, silahlı örgüte üye olmayı ayrıca cezalandırmaktadır. Kast, failin, silahlı  bir  örgüte üye olduğunu bilmesi  ve istemesidir. Bu konuda esaslı hata, fiili hata olur ve kastı kaldırır. Suçun taksirli biçimi yoktur.(Prof. Zeki HAFIZOĞULLARI, TCK’da Örgütlü Suçluluk Makalesi)

Müvekkilin mahkemedeki savunmasında da belirttiği üzere bu örgütle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Adının dahi anılmasından derin üzüntü duymaktadır. 15 Temmuz Hain darbe girişiminde tanklara siper olmuş, canı pahasına mücadele etmiştir. Hal buyken müvekkilin terör örgütü üyesi olarak suçlanmasının akılla izah edilir hiçbir yanı bulunmamaktadır.

8-KANUNSUZ SUÇ VE CEZA OLMAZ İLKESİ YOK SAYILMIŞTIR.

Anayasa’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuk Devleti ilkesi, bünyesinde birden fazla ilke içeren bir genel ilke, bir üst normdur. Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, yargı bağımsızlığı, kanuni hakim güvencesi, yasaların ve idari işlemlerin geriye yürümezliği ve kişilerin hukuki güvenliklerinin sağlanması, yasaların Anayasa’ya ve idari işlem ve eylemlerin hukuka uygunluğunun yargısal denetimi “Hukuk Devleti” idealini gerçekleştirmeye yarayan araçlardır. Kişilerin, devlete güven duymaları, maddî ve manevî varlıklarını korkusuzca geliştirebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmeleri ancak hukuk güvenliği ve üstünlüğünün sağlandığı bir hukuk düzeninde gerçekleşebilir

“Kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesine göre suçların kanunlarda gösterilmesi lazımdır. Kanunda gösterilmemiş olan eylem suç sayılmaz. Hatta bazen, Yaşayan Hukuka göre cezalandırılması gereken eylemlerin cezalandırılmaması pahasına da uygulanan bu prensip, fertlerin hürriyetlerini korumak için kabul edilmiştir. “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” kuralı hâkimin kanunda gösterilmeyen tipleri suç saymasına mani olmak için kabul edilmiştir.

O halde, “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesinin anlamı ve işlevi üç yönlü olmaktadır:

1) Bireylerin, hangi davranışların suç oluşturduğunu ve bunların karşılığında hangi cezaların öngörüldüğünü bilmelerine olanak sağlama,

2) Hakimlerin, bireyleri keyfi olarak cezalandırmalarını önleme,

3) Yasa koyucuyu, insan haklarına ve demokratik anayasal haklara ters düşen yasalar yapma konusunda sınırlandırma.

4)  “Yasallık ilkesi”, “kanunilik ilkesi” veya “kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi” denilen ilke, uluslararası belgelerde de ifade edilen bir ilkedir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, bunun örneğidir. Bu Sözleşme’ye göre, hiç kimse işlendiği zaman milli veya milletlerarası hukuka göre bir suç teşkil etmeyen bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez. Keza hiç kimse, suç işlediği zaman verilmesi gereken cezadan daha ağır bir cezaya çarptırılamaz (m.7/l).

5) Bir hukuk sisteminde kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin kabulü, suç ve cezanın yasayla konulmasını, kıyasın ve aleyhteki ceza yasalarının geriye etkili olmasının yasaklanmasını, suç ve cezanın belirli olmasını gerektirir. Buna göre yasallık ilkesinin unsurları şunlardır:

  1. Suç ve cezanın yasayla konulması:

Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin kabulü, öncelikle, suçların ve bunlara uygulanacak cezaların yasalarda belirlenmesini gerektirir. Nitekim, Ceza Yasası’nda kanunun açıkça suç saymadığı bir eylemden dolayı kimseye ceza verilemeyeceği ve güvenlik tedbiri uygulanamayacağı ve kanunda yazılı cezadan ve güvenlik tedbirinden başka bir ceza ve güvenlik tedbiri ile de kimsenin cezalandırılamayacağı öngörülmektedir (TCK m.2). Anayasa’da da, işlendiği zaman yürürlükte bulunan yasanın suç saymadığı bir eylemden dolayı kimsenin cezalandırılamayacağı ve ceza ile ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulacağı belirtilmektedir (Ay m.38/l,3).

  1. Kıyas yasağı:

Kıyas (benzetme), yasada açıkça yazılı olmayan bir eylemi, yasada suç olarak gösterilen bir eyleme benzeterek cezalandırma demektir. Buna olanak tanımak, “kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi” ile bağdaşmaz. TCK m.2/3 kıyas yasağını düzenlemektedir. Söz konusu hükme göre, “Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz”.

  1. Aleyhte yasanın geriye etkili olmaması:

Aleyhte hüküm getiren ceza yasalarının geriye etkili olmaması, suçun, işlendiği zaman yürürlükte bulunan yasaya göre cezalandırılması, cezayı artıran yasanın geçmişe yürümemesi demektir. Kanunilik ilkesi, işlendiği anda suç sayılmayan eylemin, sonradan suç sayılması durumunda bireylerin cezalandırılmasını engellediği gibi; yasada sonradan yapılan aleyhte değişikliklerin de daha önce suç işleyenlere uygulanmasını yasaklar. Buna, ceza yasalarının geriye yürümemesi kuralı denir. Yasalara güvenerek suç oluşturmayan bir hareketi yapan birey, sonradan yürürlüğe giren bir yasa dolayısıyla suçlu duruma düşmemelidir. Böyle bir uygulama, hukuka güveni ve saygıyı ortadan kaldırır. Bu nedenle, kanunilik ilkesi, aleyhte yasanın geriye etkili olmaması kuralını içerir.

  1. Suçta ve cezada belirlilik:

Kanunilik ilkesi aynı zamanda suçta ve cezada belirliliği gerektirir. Yani suçun unsurları, suç karşılığında verilecek ceza, ağırlatıcı nedenler yasada açıkça belirlenmiş olmalıdır. Aksi takdirde, yapılan hareketin suç oluşturup oluşturmadığı konusu tereddüte yer verir ve bundan suçta ve cezada keyfilik doğar.

  1. “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesinin kabulü, bu ilkenin, yasadan başka metinlerle suç ve ceza kabulüne olanak tanıyıp tanımadığı konusunu ortaya çıkarmıştır. Bu metinler, kanuna bağlı tüzük, yönetmelik, karar, tebliğ, sirküler şeklindeki düzenleyici işlemler olabileceği gibi; kanuna bağlı bulunmayan kanun hükmünde kararnameler de olabilir.

1982 Anayasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Bakanlar Kurulu’na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermesine olanak tanımaktadır. (Ay m.91). Ancak Anayasa’da, sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak koşuluyla, temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevlerin kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenmesi yasaklanmıştır.

O halde, yürütme organının kanun hükmünde kararnamelerle suç oluşturmasına Anayasa’da izin verilmediğine göre, düzenleme olanakları ve biçimleri kanun hükmünde kararnamelere oranla çok daha kolay olan ve hukuk kuralları hiyerarşisinde daha sonra gelen idari düzenlemelerle de kimi eylemlerin suç sayılması mümkün değildir.

Bu konuda, yeni Türk Ceza Yasası’na hüküm konulmuştur. Yeni Yasa’ya göre, “İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz” (TCK m.2/2). Bu yeni hüküm, kanun hükmünde kararnameyle düzenlenemeyen bir konunun, idarenin diğer düzenleyici işlemleriyle de gerçekleştirilemeyeceğinin açık ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin 7.7.1993-5/25 sayılı kararında “Anayasanın 91. maddesinde TBMM’ce Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin verilebileceği öngörülmekte ve Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile düzenlenemeyecek konular sayılmaktadır. Anayasanın suç ve cezalara ilişkin esaslar başlığını taşıyan 38. maddesi, kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyecek yasak alan kapsamına girmektedir. Bakanlar Kurulunca bir malın ithal veya ihracının yasaklanması ile eylem suç oluşturmaktadır. Böylece itiraz konusu kuralda suç saptanamamakta, suç olma niteliği Bakanlar Kurulu kararına bırakılmaktadır… Bu ise Anayasanın 38. maddesinde öngörülen “suçun yasallığı” ilkesine aykırıdır.” Yüksek Mahkemenin 27.9.1994-421/72 sayılı kararı da benzer niteliktedir.

  1. “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesi gereğince kanunda suç olarak tanımlanmamış hiçbir eylem ve hareket suç olarak değerlendirilip cezalandırılamaz. TCK’nın 220. maddesinde genel olarak örgüt tanımı ve müeyyideleri, 314. maddesinde silahlı terör örgütü ve buna uygulanacak müeyyideler düzenlemiştir. Terör suçunun tanımı ise; 3713 sayılı TMK’nın 2. ve devamı maddelerinde yapılmıştır. Bir grup ya da yapının terör örgütü sayılması için cebir ve şiddet kullanarak silah zoruyla anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs etmesi ya da memleketin bir bölümünü ayırmaya teşebbüs etmesi gerekir. Ne ülkemizde ne de dünyanın herhangi bir medeni ülkesinde dini cemaat ya da grubun üyesi olmak suç değildir.

İktidar mensupları tarafından yapıldığında suç olmayan bir davranış başka birisi tarafından yapıldığında suç olarak kabul edilemez. Dosyada şahsıma yöneltilen eylemlerden daha fazlası iktidar mensupları ve iktidara yakın kişiler tarafından yapılmasına rağmen suç olarak kabul edilmeyip bana suç olarak isnat edilmesi hukuken ve vicdanen kabul edilemez.

 

9-TERÖR ÖRGÜTÜ KARARI VERİLEBİLMESİ İÇİN AÇILMIŞ TÜM DOSYALARIN BİRLİKTE GÖRÜLMESİ GEREKMEKTEDİR.

İlk defa bir örgüt hakkında karar verilecek olması nedeniyle örgüt vardır denilebilmesi için örgütün var olduğu iddia edilen tüm faaliyetlerinin inceleme konusu yapılması gerekmektedir. Bunun sağlanabilmesi için de örgüt iddiasıyla açılan davaların birlikte görülmesi ya da en azından dosyalarının incelenmesi gerekmektedir. Mahkeme tarafından örgüt suçlamasına dayanak yapılan olayların görüldüğü davaların ise tereddütsüz olarak birleştirilmesi gerekmektedir. İsnat edilen suçun dayanağı ve kanıtı olarak gösterilen davaların birleştirmeden yargılama yapılması doğru değildir. Mahkemenin kararına dayanak yaptığı MİT Tırları davası, Selam Tevhit Davası, Çatı Davası ve Darbe davalarının dosyaları getirtilmeden ve bu davalar neticelenmeden müvekkil hakkında terör örgütü üyeliği suçlamasıyla karar verilmesi doğru değildir.

Davalar arasında hukuki ve fiili irtibat bulunması durumunda, davaların birleştirilmesi zorunludur.

Nitekim, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin bu konuya ilişkin istikrar kazanmış kararlarından birisi şu şekildedir; “Sanıkların mensubu bulundukları iddia edilen örgütün niteliği, atılı suçların vasfının belirlenmesi ve delillerin birlikte değerlendirilmesi yönünden yerel mahkemede açılan dava ile temyiz incelemesine konu dava arasında hukuki ve fiili irtibat bulunduğunun iddia edilmiş olması karşısında, davaların birleştirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.” (9. C.D.’nin 16.12.2008 tarin ve 14884 E-13317 K.)

“…Bulanık Cumhuriyet Başsavcılığının fezlekesinde, sanık hakkında aynı tarihli 2911 sayılı Kanuna aykırılık suçu nedeniyle ayrıca soruşturma yürütüldüğünün belirtilmesi karşısında; söz konusu soruşturmanın araştırılması, dosyasının getirtilerek incelenmesi, dava açılmış olması halinde aralarındaki hukuki ve filli bağlantı dikkate alınarak gerektiğinde davaların birleştirme yoluna gidilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,…” (9.C.D, 23.12.2010 tarih, Esas No: 2010/15326-Karar No: 2010/13202)

“Sanık hakkında aynı gün gerçekleştirdiği iddia olunan basın açıklaması nedeniyle aynı mahkemeye örgüt propagandası yapmaktan 2008/224 esas, 31.12.2008 tarihli iddianame ile açılmış bulunan 2009/14- 2009/53 sayılı dosyada 11.02.2009 tarihli 3713 sayılı Kanunun 7/2. maddesinden verilen mahkumiyet ilamının kesinleşip kesinleşmediği araştırılarak, kesinleşmişse dosya içine alınarak kesinleşmemişse aralarındaki hukuki ve filli bağlantı dikkate alınarak her iki dosyanın birleştirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerektiğinin gözetilmemesi, (9. C.D, 14.10.2009 gün, Esas No: 2009/14108-Karar No: 2009/10141)

Tüm bu kararlar göstermektedir ki, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlendiği iddia edilen tüm dosyaların birlikte görülmesi gerekmektedir. Bu nedenle öncelikle FETÖ iddiasıyla açılan davaların tespit edilmesi ve birleştirme konusunda karar verebilmek için dosyaların incelenmesi sonrasında karar verilmesi gerekmesine rağmen bu konu dikkate alınmamıştır.

 

Yukarıda izah edilen nedenlerle, açıkça isnat edilen suçu müvekkilin işlememiş olması ve lehine değerlendirilmesi gereken delillere rağmen soyut ve mesnetsiz değerlendirmeyle  mahkumiyet kararı verilmesi ve istinaf incelemesi talebimizin reddi nedeniyle dosyanın DURUŞMALI OLARAK İNCELENMESİ İLE temyiz talebimizin kabulü ile hükmün bozulmasına karar verilmesini talep ederiz.

 

SONUÇ VE İSTEK: Yukarıda Arz edilen nedenlerden dolayı, Ankara .Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararına karşı yaptığımız itiraza yönelik Ankara Bölge Adliye Mahkemesi .Ceza Dairesince verilen ret kararının temyizen incelenerek müvekkilin beraatı gerektiğinden, DOSYANIN DURUŞMALI OLARAK İNCELENMESİ İLE lehine BOZULMASINA karar verilmesini yüksek mahkemenizden saygılarımla vekaleten arz ve talep ederiz. 04.01.2021

Temyiz Kanun Yoluna Başvuran

Sanık Müdafii

Av.

Bu dilekçeyi Word formatında indirebilirsiniz;

İndir > feto temyiz dilekcesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir